20 Temmuz 2014 Pazar

0 Aşk dediğin nedir ki?

Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk.Sıkıcıdır çünkü anlatmak değil unutmaktır bir nevi; kendilikle uğraşan Foucault’u okurken “fuko muko hikaye” deyip uyuyan sevgilinin yanına sessizce uzanıp “Teşekkürler”  diyebilmektir.

Aşk; onun gideceğini değil tam aksine hiç gelmediğini bilerek ve bunu unutarak tutabilmektir bir eli ve Diogenes’in karşısında ki İskender’in konumuna hazırlamaktır
kendini. Çok dillense de az anlaşılır bu hikaye;  imparator karşısında ki köpeksinin “Gölge etme başka ihsan istemem ” cümlesi amma lafı koymuş gülümsemesi yaratsa ve  “engel çıkarma “ manasında anlaşılsa da farklıdır bu hikaye.  “Güneşimi engelleme”  cümlesi;  güneşin kanını taşıyan, aile kökenini güneşe dayandıran imparatora  “Sen piçsin”  “ne olduğun, nereden geldiğin belirsiz” demektir.  Diogenes’in  kelime oyunuyla yaptığı;  unutulanı bir anda dillendirmektir.  Aşk tam da bu piçleşmeye hazırlamaktır kendini, kendinde cisimleştiğine inandıklarının silinmesini beklemektir; Diogenes’in karşısında hükmünü bekleyen İskender gibi.  Piçleşmeye kadar hem kendinin hem de onun özel olduğunu düşünsen de; bir anda aslında hiç özel olmadığını sıradan ve yaşadıklarının öğrenilmiş olduğunu hatırlarsın.  Tam da bu nedenle aşk hatırlamaktır; -unutan ve hatırlayan bir ve aynı olmasa da- aşk; “vay be sistem bana da kakaladın  barları, kafeleri, sinemaları,  ertesi gün haplarını, prezervatifleri” demektir.

Yer değiştirmelerdir aşk; her haltta uyumlu hale gelebilmek için verilen savaş.  Aynı anda boşalabilmenin sevincini yaşayabilmek ve  sonrada alışmak O bedene. Gizemli noktaları  bulma arayışının yerini alan öğrenilmiş noktalar ve heyecanın, maceranın, fantezinin yerini alan “sanırım gene sevişmek zorundayım” bakışları.  Köşeye konulan porno koleksiyonun tekrar gün ışığı görmesi, mastürbasyonun çekiciliğinin tekrar keşfedilmesi, “benim bedenimi  benden iyi kimse tanıyamaz” isyanı. Dedik ya aşk hatırlamaktır bir nevi.

Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk. Sıkıcıdır çünkü  kendi tuzunu kendi  yüzüne sürmektir bir nevi. Rivayet odur ki; Fatih Sultan Mehmet’in cenazesinde, cenaze arabasını çeken atların gözlerine sürürmüştür ana maddesi tuz olan özel bir karışım. Amaç atları sürekli ağlatmaktır fakat tam kararında kullanılmalıdır; atları sürekli ağlatacak kadar ama atları acıdan zapt edilmeyecek duruma sokmayacak kadar. ”Ölen basit bir insan değil, ölen daha fazlası, bu nedenle; sadece biz kullar değil doğa ağlıyor” mesajıdır atın gözyaşıyla verilmek istenen, öleni, cenazeyi izleyenlerin gözünde kutsallaştırmaktır amaçlanan.  Tuzun etkisi sadece ata değildir, cenazeyi izleyen herkesedir,  at taşıyıcıdır sadece;  hem cenazenin  hem de bu kutsallaştırmanın taşıyıcısı. Tuzunu kendi yüze sürmektir  dedik ya aşk; akan gözyaşları haklılığın, haksızlığın  ya da üzüntünün ibaresi değildir; kutsamaktır fakat ne yaşanılanı ne de beraber yaşanılanı sadece kendini. Geriye kalan ise alınanların atılması, izlerin silinmesi, küçük bir cenaze töreni  ve her zaman köşede bekleyen temizlik malzemeleri.

Dedik ya sıkıcı konudur aşk; kendi narsis izdüşümünü yaratıp  -onda olmayan özellikleri de ona yükleyerek kutsanan seçicilikle -  onun bu, bu, bu  özelliğini seviyorum demektir.. Manavdan hıyar almaktan farkı yoktur aslında ve  bazıları da hıyarla patlıcanı yan yana görmek ister; açık ilişki ya da boynuzlamadır bu alışverişin tabiri. Bu alışveriş ise” onun fikirleri, bunun bedeni, şunun esprisi;  istediklerim o kadar büyük ve yüksek ki tek bir “O” cisimleştiremez bünyesinde tek bir “O” tatmin edemez beni “ demektir bir nevi.

Dedik ya aşk, “sıradan olduğunu” ,“ karşındakinin de sıradan olduğunu” unutmaktır bir nevi ve bir anda hatırlamaktır yaşanılanların, O’nun, kendinin, özel olmadığını.   Bu nedenle Ey sevgili; özel değilsin, güzel değilsin, zeki değilsin, yetenekli değilsin,  o, bu, şu, falan filan değilsin. Sıradansın; tıpkı benim gibi. O yüzden boşuna kasma kendini;  Aşk dediğin nedir ki?
 image source:  http://falanca.com/wp-content/uploads/ask-bir-cesit-suur-bozuklugudur-390x245.jpg

Piketty'yi Elestirmek

C. Tekin


Thomas Piketty 2013 yılında “21. Yüzyılda Kapital” isimli tartışma yaratan kitabini yayınladı. Kitap, 200 yıldan uzun bir sure içinde büyük sermaye sahiplerinin varlıklarındaki değişimi ve temel ekonomik değerlere oranlarını inceliyor. İstatiksel tespitleri ve teorik varsayımları belli noktalarda eleştirilen bu eser, yine de eşitsizlik kavramına zamansal bir yorum getirdiği için tarihsel çalışmalar için önem taşıyor.


Piketty’nin modern kapitalizmin eleştirisi olan kitabını büyük bir zevkle okurken Atilla Yayla’nın 31 Mayıs’taki köşesinde eser hakkında yazdıklarına denk geldim. Açıkçası uzak olduğum ekonomi üzerine yazılmış bu kitabı ele almamdaki neden Yayla’nın bu eleştirileri. Piketty’nin Huffington Post’da çıkan “beni eleştirenlerin çoğu kitabimi okumak zahmetine henüz girmedi” sözünü anımsatır bicimde, Yayla, okuduğu eleştiri yazılarından yola çıkarak, çoğu zaman da kopyala-yapıştır yaparak, “Piketty nerelerde yanılıyor?” isimli kısa köşe yazısında kitabı acımasızca yerdi. Acımasızca diyorum, çünkü bir eserin okunmadan eleştirilmesi herhalde o esere yapılan en büyük acımasızlık. 


Sonuç bölümünden baslarsak, Atilla Yayla, daha geçen sene Fransızca orijinalinden basilmiş, aylar önce de İngilizce versiyonu çıkmış olan neredeyse 700 sayfalık bir kitap için şu yorumu yaparak yazısını bitiriyor : “Bence, Piketty’nin kitabi devletçi iktisat anlayışının kendini yenileme gücünün somut bir kanıtı olmanın ötesine geçemiyor.”. Yazının tamamının bu sonuca götürecek gözlemleri bulundurduğu düşünülebilir. Ancak öyle değil. Yazı bastan sona okunduğunda bir internet sitesinde yayınlanmış ve Piketty’yi eleştiren iki makalenin “kopyala-yapıştır- çevir” yöntemiyle kullanıldığı anlaşılıyor. Öyle ki yazıda kitabin gerçekten okunduğunu gösteren orijinal bir eleştiri bulunamıyor.


Hakkini yemeyelim, Yayla “Ben, bu yazıda, mises.org'da yayımlanan Hunter Lewis ve Peter Klein'e ait iki yazıdan da yararlanarak, bazı eleştirileri ifade etmek istiyorum” seklinde bir tümce ile “durumu kurtarmak” istemiş. Halbuki, bir makalede başka bir yazardan “da” yararlanıldığının yazılması, o makaledeki “kopyala-yapıştır” mantığını ne kadar meşru kılabilir? Bir gazete köşesinde olsa bile, kişinin bir sitedeki düşünceleri kendi düşünceleri gibi aktarması her halde kabul edilemez. Özellikle konumuz olan yazının sahibi bir profesörse.  


“21. Yüzyılda Kapital”,  genel olarak sermaye varlıkları ile büyüme arasındaki oranın 18. yüzyıl sonundan itibaren değişimini istatiksel olarak inceliyor. Aynı zamanda yüzyıllar boyunca büyüme, demografik değişim, enflasyon oranları ve hatta üniversite yatırımlarıyla ilgili verilerle bu değişimi yorumluyor. Buna göre, sermayenin geri dönüş oranı toplam gelire göre arttığı surece, ki bu kapitalizmin kuralı, varlıklar bir zümrenin elinde toplanıyor. Böylece ekonomik büyüme ya da ortalama yurttaşın kazancı belli bir oranda gerçekleşebildiği için eşitsizlik makası açılıyor. Özellikle kitabin üçüncü bölümü kapitalizmin gerçeği olan gelir dağılımındaki tarih boyunca artan eşitsizliği tekrar gösteriyor. Örneğin, Avrupa’daki en zengin yüzde 10’luk kesimin servetinin genele oranı 20. yüzyıl ortalarına kadar Amerikan zenginlerinin yakaladığı orandan daha fazla. Avrupa’da 19. yüzyılda çok yüksek olan eşitsizlik; savaşlar, ekonomik bunalımlar ve sonrasında gelen refah politikalarıyla düşüşe geçiyor. Ancak 1970’lerdeki petrol bunalımlarıyla başlayan ekonomik büyümedeki düşüş bugüne kadar zenginlerin varlıklarında tekrar artışa neden oluyor. (Piketty, 2014, 349-350) Amerika ve İngiltere’de ise, 1970’lerde sosyal devletten ödün veren politikalarla gelir eşitsizliğindeki artış pahasına ekonomik büyümede toparlanma yakalanıyor (Piketty, 2004: 98). Kısacası, savaş, bunalım ve devlet vergilendirmesi gibi dönemlerde en zengin kesimin mal varlığında azalma görülüyor. Dünyadaki su anki durum anlaşıldığı üzere en zengin kesimi daha da zengin kılıyor ve eşitsizlik makasını daha da açıyor.


Piketty eşitsizliği azaltacak bir dizi öneri sıralıyor. Bu önerilerin en çok ses getireni, en zengin kesimin varlık kazançları üzerinde vergilendirmeye gidilmesi (Piketty, 2014, 471, 532). Aslında Piketty bunu sadece gelir eşitsizliğinin değil, ayni zamanda sosyal eşitsizliğin azaltılması için öneriyor. Ancak liberal yazarlar daha çok gelir eşitsizliği ve vergilendirme konusundaki görüşlerine itiraz ediyorlar. Onlara göre mevcut düzen gerçek kapitalizm değil. Kapitalizmin aslına dönülse bu problemler ortadan kalkacak. Örnek olarak, Hunter Lewis yazısında kriz öncesi dönemlerin genelde “crony capitalism”, Piketty’nin kitabında ise “patrimonial capitalism” diye gecen, ve kısaca büyük sermaye sahiplerinin devletin piyasaya sürdüğü parayı hükûmet üzerindeki ilişkilerini de kullanarak manipüle etmesi anlamına gelen bir eğilimin sonucu olduğunu ifade ediyor. Lewis’e göre eşitsizliğin nedeni aslında bu manipülasyon, kapitalizmin doğası değil. Atilla Yayla’nın Lewis’ten “izinsiz aldığı” tümcesinde görüldüğü gibi (“Es-dost kapitalizmi kapitalizmin tersidir”), serbesticiler, sermaye sahiplerinin hükûmet ilişkilerini suistimal etmesinin kapitalizmin genel ahlakına uymadığı düşünüyor. Buna göre kriz öncesi donemler genelde kapitalizmin kuralıyla bağdaşmayan bu suistimalin ürünleri. Yoksa görünmez el sayesinde gelir eşitsizliği azalacak. Piketty’nin ise sorduğu soru şu: 21. yüzyılda bu patrimonyal ilişkilerin etkisi altındaki siyasi kurumlar kapitalizmin  yarattığı eşitsizliği nasıl durduracaklar? (Piketty, 2014: 471)


Pikkety yüksek gelir üzerinde vergilendirmeyi sosyal politikalar için kullanılması şartı ile öneriyor. Aşırı zenginden alınan vergi ile sağlık, eğitim ve emeklilik gibi sosyal politikanın düşük gelirli üzerindeki olumlu etkisinin artması sayesinde eşitsizlik bir nevi azaltılmış olacak. Elbette buradaki eşitsizlik yalnızca maddi bir eşitsizlik değil, sosyal eşitsizlik. Piketty’ye göre sosyal alandaki eşitsizlikle savaşmanın altyapısını bizzat tarihsel beyannameler oluşturuyor. Amerikan Deklarasyonunda herkesin mutlu olma hakki, ya da Fransız Deklarasyonunda eşitliğin bir norm olarak verilmesi önemli örneklerden. (Piketty, 2014 : 479-480). Görüldüğü üzere, Piketty’nin istatistiklerle dayandırdığı nokta kapitalizme karşı devlet müdahalesinin sosyal haklar adına düşünülmesi. Çünkü, diyor Piketty, zenginlik tarih boyunca aileden geçen bir niteliktir ve varlığın belli bir zümrede yoğunlaşmasının önüne geçebilecek tek sosyal kurum devlettir. Bu kurum da eşitsizliğe uğrayanlar adına sosyalliğini korumak zorundadır.


Bir diğer eleştiri Piketty’nin varlıklardaki artışı sayı olarak göstermeye çalışması (Piketty, 2014: 49). Bu eleştiriye göre varlıkların niceliği değil niteliği önemlidir ve ekonominin büyümesine asıl katkı yapan budur. Bir diğer deyişle, varlıkların tam olarak sayı cinsinden gösterilmesi imkansızdır. Bu metodolojik yönden önemli bir nokta. Varlıkların niteliği, örneğin, zengin kesimin üretim ve işlem hacminin yanı sıra çalışanlarına yaptığı ödemeler ile ekonomiye yaptığı münhasır katkı tam olarak sayı ile gösterilemeyebilir. Ancak varlıkların niteliği de bizi ekonominin sosyal yönüne götürüyor, yani sosyal eşitsizliğe. Toplum içinde çıkar sahiplerinin birbirleriyle ilişkileri fırsat eşitsizliğinin doğasında bulunduğu bir ağı, kapitalizmin sosyal yönünü oluşturuyor. Bu ağ içinde en zenginler sosyal kaynaklara daha kolay ulaşıyor, mesela, her zaman daha iyi eğitim alıyor, ve gerektiğinde yönetime lobi faaliyeti yaparak varlıklarını daha da artırabiliyorlar. Bir diğer deyişle, patrimonyal kapitalizm kapitalist sistemin doğal bir sonucu. İşte Piketty’nin ilgilendiği nokta zaten bu: en zengin sermaye kesiminin sosyal eşitsizliğe daha fazla yol açmasının önüne geçmek.


Son olarak, Piketty’nin onca teknik veri arasında yaptığı tarihsel vurgular ilgi çekici. Örneğin, 18. ve 19. yüzyılda İngiliz ve Fransız devletlerinin zengin yaratma politikası ile tavan yapan eşitsizliği Honoré de Balzac ve Jane Austin gibi yazarların romanlarına atıflar yaparak anlatması etkileyici. Bütün bunlar toplandığında, Piketty’nin 1770’den itibaren basta İngiltere, Fransa ve ABD’de olmak üzere büyüme, sermaye, nüfus gibi alanlardaki değişimi gösteren verileri ve yorumları her kesimden entelektüelin ilgisini çekiyor. Dahası, verilerin tarihteki değişimini açıklaması ve örnekleri de yalnızca ekonomi değil, tarihsel sosyoloji çalışanlar için de büyük önem arz ediyor. Thomas Piketty’nin kitabı, Atilla Yayla’nın yaptığı gibi başka eleştiri yazılarından “esinlenerek”  değil, okunarak eleştirilecek bir kitap. 


Piketty, Thomas (2014). Capital in the Twenty-First Century. Cambridge MA: Belknap Press. 696pp.


2 Ekim 2013 Çarşamba

Kissa: YER I, Kalede Hayhuy - 1


YERKısım I: Kaledeki Hayhuy -1 -Tufan geride kalacak, yalnızlığının dinginliğini tadacaksın.-Ama.. Kimsiniz?
-Tufan geride kalacak, geçecek…
- Fakat kapımızda
-Kendinde bulacaksın ışığı, benim kim olduğum önemsiz, sahi hep isimlerde aradın hakikati, ne önemi var kimliğin, sahibi bir yansımandan ibaret oldukça?
-dışarıda bekleyenler…
-fırtına alır götürür…
-çok fazlalar
-onlar? Peki ya rüzgâr sana da tesir edemez mi, sence?

…irkilerek uyandı. Sırılsıklamdı. Omzunda titrek bir el çıkarmıştı onu hayal sahnesinden “efendim sayıkladınız, bu halde uyandırmak istemezdim”.
Gencin kafası sacları gibi karışmıştı. Omzunu silkerek üzerine tam oturmuş ancak uzun sure giymekten rahatsızlık veren deriden tuniğini çekiştirdiKeşke bilinmeyenin konuşmasının sonunu duyabilseydi. Artık karabasandan hallice rüyasının bildik misafiri olan bu meçhul sese anlam yüklemekle geçmişti haftalar. Bu da boşa gitti, dedi içinden. “Saat kaç?”
-Siz yatalı 2 saat olmadı, yanınızda ateşi bekledim. Lakin haberler iyi değil.Nedense bu sözle birlikte gecenin çöken solgununu hissetti genç. Sis kümesi tas duvarlara itinasız yerleştirilmiş demirlerin aralıklarından içeri giriyordu… Gecikerek hissettiği tek şey soğuk olmadı.
Simdi dışarıdaki sesler de onu gerçeğe davet ediyordu. Bir kakofoniydi, şiddeti durumu bilmeyen birinin paniklemesine yeterdi. Ağaçtan tekerleğin gıcırtısı, tavarların  sesleri, insanların telaşı, haykırışlar... Seslerin uyandırdığı bu insani eylemler bütününe eşlik eden çelik sesi. Çelik sesini çocuklar sevmezdi, kendince. Küçükken dövülen kılıcın sesine bayılır, kınından çıkıp kalkana çarpan kılıcın  çınlamasından kaçar. Hatıralarından gelen bu gereksiz genelleme canini sikti. Ancak dışarıdaki muazzam çığlıkları 1000 nalbant çıkaramazdı. Farklı bir durumdu.Henüz geldiler demek…  Genç sorumluluklarını hatırladı, ayni anda çaresizliği de eşlik ediyordu. “Kaç kişiler?”
-Cok.. Siz bilirsiniz efendimiz.
“Neyi ben bilirim be adam?” akil danışmanının kendisine akıl sormasına tahammül edememişti. “Ben neyi bileyim? Ben miyim hoca sen mi?”
-Kale duvarlarımızı güçlendirdik. İleri setteki delikler çok önceden onarıldı. Ağır silahları yok. Merdiven dayamazlar ise erzakımız bize 10 gün yeter.  


10 gün? Elbet beklemedikleri anda saldırı gelmişti ancak ikmal yolları kapalı olmasa daha verimli erzak tedarik edebilirlerdi. Bu savaş yıllarında en doğudaki bu balığa, yeni nesil kale kentlere balık denirdi, ulaşım çetindi, ancak kervanları koruyacak devriye yetersiz kalırsa böyle 10 günlük nefesin olur topu topu, iç geçirdi. Sona eren bir devrin çırpınışlarıyız, sonen bir düzenin yitip giden neferleriyiz. Danışmana dondu, yüksek sesle: « Yüzüme bakma be adam, git kapılara, kulelere bak  Okçuları denetle, yağ kızdırın. »


Karanlık holden boğuk sesler soğuk hava ile kapı altından giriyordu. Hummalı ancak plansız bir hazırlık başlamış olmalıydı genç generalin uykusunda. Sarmal merdivenlerden hızla inerken bir yandan tuniğini çekiştirmeyi sürdürüyordu. Hiç sevmemişti askeri kıyafetleri, deriye de bir yabancılığı vardı. Keten gömleğe ise dayanamazdı, bej ve tonlarındaki gömlekleriyle gitsin diye taktiği sicim ve porselen muska boynunda duruyordu.
Bozkırda sabah hep soğuktur. Ancak şafağın ve kasvetin ayni anda çöktüğü bir yerde soğuğun farklı bir anlamı olmalıDelikanlı kulenin kapısını açtığında iste bunu hissetti. Tanımlanamayan bir his… ihras…. 

(devam edebilir...)


25 Eylül 2013 Çarşamba

Zombiler Raptorlara Karşı

Yine bir şafak vakti, ürkek bir dinozor başı gibi yükselen günün kearından raptorlar memlekete giriş yaptı. Gümrük muhafaza memurları yapılan aramalarda kaçak elektronik alet, sigara, içki bulunmamasını sevinçle karşıladılar. Bu kadar raptora yazılacak evrakın haddi hesabı olmazdı.
Raptorlar gümrük muhafazlı bölgeden çıkınca etraflarını aheste seyrederek mayhoş suratlı zombilerin ülkesini seyre koyuldular. Önce zombilerin ülkesindeki dirliğe birliğe hayran oldular. Sonra bu beyne itikatlarına hayret ettiler. Raptorlardan biri inancın zevkine kendini nail etmek için zombilerin birinden bir ısırık almaya çalıştı. Kalçadan parça kaptıran zombi arka sokaktan beyindaşlarını toplamaya giderken, çürümeden yıllanmış etin tadına bakan raptor malesef beyne bir itikat duymadığını farketti. Ancak kalça etinin beynin kutsal özünü tadında taşıdığına inanıp “Kalça’ya İman” kavramını ortaya attı. Öteki raptorlarıda kalçanın kutsal yoluna davet etti ve kenilerine doğru gelmekte olan kalçadan parça kaptırmış zombi ve onun sokaktan topladığı arkadaşlarını işaret etti. Raptorlarda kalçadan nasiplerini alıp zombiler kalçasız kaldığındaö bütün raptorlar artık kalçaya iman etmişti. Kalça düşüncesiyle ilk tanışan raptor PeygamberRaptor adını aldı ve kalçanın kutsal yolunu bütün dünyaya yaymaya ahdetti.
PeygamberRaptor şu karşı tepeye yolculuk edip ülkedeki kalça kaynaklarının yerini tek tek belirledi. Bunları pençeli elleriyle orada bulduğu bir kontraplak levhaya yazdı. On adresi ziyaretin sonunda zombilerin beyin inancı kesin suretle raptorların kalça inancına evrilmiş; ama bu evrilme kalçanın öğretilerine ters olabileceği için şimdilik bir kenara bırakılmıştı.
Ancak raptorları bir tehlike bekliyordu. Ülkedeki kalçalar zombilerin bütün büyük topluluklarının ısırılmasıyla tükenmiş, ölmemezlik fiziksel bir teklikten mecazi bir varlığa yükselmişti. PeygamberRaptor kalçanın yolunun yeni raptor nesillerine aktarılabilmesini garanti edebilemek için düşünmeye başladı. Tıkanan düşünme yollarını açmak için helaya gittiği bir anda iki raptorun daha kendisine düşünerek katıldıklarını gördü. İsimlerini sorduğunda, cevap olarak FilozoRaptor ve Kalçasever adlarını aldı. Tanışıp kaynaştıktan sonra üç raptor, üç gün üç gece tartıştılar. Tartışmanın sonuçları değme akademik ve magazin dergilerinde yayınlandı; dünyanın gidişatını değiştirdi.

1 Eylül 2013 Pazar

Ne Değil ki Hiç

“Süreci anlamak için yapılaştırmaya mecbur kalan sürecin içindeki süreçtir özne; sürecin içindeki süreç olmasından dolayı sürecin taşıyıcısı, üreticisi, değiştiricisidir.” 

İlk önce kilise olarak inşa edilmiş daha sonra cami olmuş daha sonra ise Bahai Mabedi olmuş binanın giriş kapısında uyandı kadim uykusundan. Yerde yatan bir çocuğun midesinde parçalanmadan kalan tavuk tanelerini ayıran başka biriyle karşılaştı ilk önce. Çocuğa baktı beyazdı, canlıydı rengi; diğerine baktı gri, bazı yerleri siyahımsı ayakları ise açık gri. Adım atmayı öğrendi Hiç, birkaç adım sonra bir şeyin içinde bir şeyi fark etti, aynaydı bu, kendisini yansıtıyordu. Aynadaki yansımanın yerde yatan çocuğu yiyene benzediğini fark etti, aynadaki parmaklara odaklandı mumumsu kıvamdaydı, kendi parmaklarına baktı, elini salladı uzuyordu, aynaya bir adım attı, aynadaki de kendine; korktu ilk başta bu yaklaşmadan, durdu, incelemeye devam etti yansımayı. Büyük bir patlamayla yansımaya doğru hızlıca savruldu. Binanın giriş kapısı patlamıştı, kapıdan içeri bir yaratık girmişti. Uzun saçları vardı yaratığın, parmaklarına baktı sarkmıyordu aksine elinde tuttuğu bir aleti sımsıkı sarmıştı. Morumsu bir kıyafeti vardı yaratığın ve bembeyazdı teni. Bir anda karşısında buldu yaratığı, yaratık o an kendine bakıyordu... 

Yaratık ortadan kaybolmuştu, gözlerini ilk açtığı noktadaydı, yanında birisi yerde yatan çocuğun midesiyle haşır neşir olmaya devam ediyordu, onu inceledi aynada gördüğünü hatırladı. Aynaya gitti tekrar eski tanıdık bir yüz görmüş gibi heyecanla sevindi, daha sonra arkasına dönüp yerde çocuğun üstüne yatana baktı evet o bu değildi, aynadaki başkasıydı. Tekrar büyük bir patlama sesi duyuldu ve o, en son gördüğü görüntü. Bu sefer ilk patlamadaki kadar heyecanlanmamıştı, direkt olarak içeri giren yaratığı inceledi, renklerinin çokluğu ve yaratığın deri bir ayakkabısı büyülemişti onu, kendi ayaklarına baktı çıplaktı. Çıplak ve boyutları birbirinden farklı, yaratığa baktı çok yükseğe sıçrayabiliyordu, acaba kendi de sıçrayabilir miydi, tam sıçramak için yerden gücünü alırken tekrar yaratığı karşısında gördü... 

Tekrar gözlerini açtı. Hiç sanki büyük bir güç onu o noktadan uzaklaştırmak istemiyordu, acaba onun da çocuğun midesinden çıkanları yemesi gerekiyordu. Diğerinin yanına oturup onu taklit etmeye başladı, bir şeyi alıp çocuğun midesinden kendi ağzına götürüyordu. Çocuğun midesine elini daldırdığında sıcaklığı hissetti, ürkmüştü bu sıcaklık karşısında bir anda elini geri çekti, eline baktı yerinde duruyordu, yeniden çocuğun midesine elini daldırdı sanki midesinde bir şeyleri arıyordu ama ne aradığını bilmiyordu. Çocuğun parmaklarını fark etti sonra elini midesinden çıkardı, parmaklara dokundu. Hem sertti hem de yumuşak sanki bir şey o parmakların kendi parmakları gibi akmasını engelliyordu, ne olabilirdi ki, bir anda tüm gücüyle kopardı parmağı, incelemeye başladı kırmızımsı bir sıvı akıyordu, o anda gene büyük bir patlama oldu. Elindeki parmaktan gözlerini ayıramadı Hiç onun geldiğini biliyordu, yanına doğru yaklaştığını hissediyordu. Yaratığın ayaklarını hatırladı, yanındakini iterek çocuğun ayaklarına baktı, ayakları yaratığınki kadar büyük değildi, daha küçüktü, onun da ayağının etrafında bir şey vardı, o şeyi yerinden çıkarmak istedi... 

Giriş kapısına baktı gözlerini açtığında, kapı yerindeydi, yaratık o kapı patlayana kadar gelmeyecekti, hemen diğerinin yanına oturdu önce çocuğun parmağını kopardı ve diğerini taklit ederek yemeye başladı, ağzından akan sızıntı ona rahatsızlık vermiyordu ama o kan kokusu midesini bulandırıyordu. Hızlıca çocuğun ayaklarını saran şeyi ayağından çıkarmaya çalıştı ama olmuyordu, çekiyordu fakat yerinden çıkmıyordu, çocuğun ayağını ısırmaya başladı belki böyle çıkarmayı başarabilirdi, her ısırıktan sonra ağzına gelen et parçalarını yere tükürüyordu. Dışarıdan gören birisi onu çocuğun bacaklarını yediğini düşünebilirdi ama o zaten çocuğun parmağını yemişti, çocuğun parmağına sertliği veren şey içindeydi ona da sertlik verebilirdi. Bir ısırık, bir ısırık daha, koparabildi en sonunda çocuğun ayağını fakat bu seferde ayakkabının içindeki ayak çıkmıyordu, hızlıca salladı ayakkabıyı ve o an patlama gerçekleşti. Patlamanın sesi ürkütmüştü Hiç’i, artık zamanın geldiğini biliyordu. Büyük bir zorlamayla ayakkabının içinden çocuğun ayağını çıkardı ve içine kendi ayağını sokmak istedi fakat beceremedi, yaratığın yaklaştığını gördü, ilk karşılaştığı gibi hızlı hareket etmiyordu yaratık, yavaş yavaş yaklaşıyordu, azıcıkta olsa ayakkabıya ayağını soktu ve yaratığa baktı, yaratık da durduğu yerde onu inceliyordu. Evet, ayakkabı işine yaramıştı yaratık durmuştu, göz göze geldi yaratıkla, gözlerinin maviliğini gördü, ne aynadaki yaratık gibiydi ne de yanındaki gibi. Yaratığa parmağıyla gözlerini işaret ederken kendi parmaklarına baktı, parmakları hala sarkıyordu; demek ki çocuğun parmaklarına sertlik veren şey onda işe yaramamıştı. Ona dokunabilir miydi acaba, elini yaratığa doğru uzattı... 


Ayakkabı ayağında değildi, çocuğun parmağı çocuktaydı ve kapı patlamamıştı, o an her şey ilk haline dönmüştü ilk gördüğü hale, yaratığın gözlerini hatırladı, maviliğini, çocuğun gözlerini merak etti, çocuğun kapalı göz kapaklarını açtı onlarda maviydi. Yanındakinin gözlerine baktı sarımsı irinin içinde kahverengi, karanlık göz kapaklarından biri gözünün yarısını kapatmış, aynaya gitti bu sefer oradakinin göz rengi neydi, baktı inceledi yerde oturanla aynıydı. Kendi gözlerine dokunmak istedi aynadaki de kendi gözlerine dokunuyordu, elini salladı o da sallıyordu. Bağlantısını çok geç olsa da kurabilmişti karşısındaki kendisiydi ve kendisi yerde çocuğun midesindeki tavuk parçalarını yiyene benziyordu, o yaratıkla da bu çocuk. Tekrar büyük bir patlama ortaya dağılan kapı parçaları, gelen yaratıktı. Yaratık bu sefer daha da yavaş adımlarla yaklaşıyordu, durdu hiç hareket etmedi bu sefer yaratık ona bir süre baktı ve sonra ilerledi. Yerde yatan çocuğa yaklaştı ve elindeki şeyi diğerine doğru savurdu. Bir anda ortadan kaybolmuştu, kendine benzeyen ve kaybolurken yeşil bir sisin içerisinde $5000 görünmüştü. Yaratık bu sefer ona doğru baktı ve... 

Her şey yerli yerindeydi, kendisine benzeyene baktı bu sefer, yeşil sisi ve $5000’ını tekrar görmek istiyordu, onun içinde diye düşündü, yaratık geldi ve onu oradan çıkardı. Onu oradan kendisi çıkarmak istedi, fakat nasıl olacaktı ki bu, bir eliyle hızlıca kendine benzeye vurdu, bir şey olmadı tekrar tekrar vurmaya devam etti, eliyle olmamıştı çıkmıyordu. Yaratığı hatırladı, elindeki bir şeyle vurmuştu belki o da başka bir şeyle vurmalıydı, çocuk yaratığa benzediğine göre çocuğun elini de çıkarabilirdi o görüntüyü, belki de kendine alabilirdi $5000’ı ne de olsa daha yaratığın gelmesine vardı. Çocuğun kolunu tüm gücüyle çekti ve kopardı koparma anıyla patlama anı bir olmuştu. Tüm gücüyle kendisine benzeyene vurmaya başladı, vurdu vurdu vurdu ama olmuyordu, $5000 çıkmıyordu, yaratık yanlarına kadar gelmiş onun diğerine vurmasını izliyordu. Vurmaktan vazgeçti, yaratığın vurmasını izlemek istedi acaba o nasıl vuracaktı kendine benzeyene. Elindeki metal bir şeyle vurdu yaratık ve tekrar o muhteşem görüntü sisler içerisinde $5000. Demek ki sadece o metal şey çıkarıyordu yerinden. Onu almalıydı yaratığa doğru adım attı... 

Tekrar başa dönmüştü, bu sefer kararlıydı yaratığın elinden o şeyi alacaktı ama nasıl, önce kapı patlıyordu sonra yaratık içeri giriyordu o zaman kapı patlamadan önce ne oluyordu. Kapının yanına yaklaştı açmak istedi açamadı, kapının kenarına çekildi daha sonra beklemeye başladı evet önce yaratığın elindekini alacaktı daha sonra çocuğun midesinden yemek yiyene vuracaktı belki öncesinde yaratığa vurabilirdi. Acaba yaratıktan da çıkar mıydı ki, bekledi bekledi önce bir tik sesi geldi kapıdan yaratık yaklaşıyordu, kapı patlar patlamaz kapıya doğru atlayacaktı, kapı patladı ve tüm hızıyla kapıdan dışarı sıçramaya çalıştı, kendisi havadayken bir anda durdu her şey, kıpırdayamıyordu, hareket edemiyordu, tam karşısında yaratık vardı o da hareket edemiyordu, her şeyin sallandığını hissetti kendisi, yaratık, bina, o an havada kalan kapı parçaları her şey sallanıyordu, her şey yıkılıyordu. 

Teknik servis notu: 
Kullanıcı şikayeti: Oyun oynarken bir anda pc kapandı ve tekrar tekrar denememe rağmen açılmadı, tam anakart ekranı geliyor ama gerisi gelmiyor. 
Teknik servis incelemesi: Hard disk boot sector 
Çözüm: Hard disk değişimi

Zombiler

Bir gün geldi; şafak tan ağırdığında zombiler alışveriş merkezlerinden, gökdelenlerinden, lokantalarından dışarı, sokağa çıktılar. Sokaklar zombilerin oldu. Parklar, bahçeler; hamamlar, umumi helalar; dönerciler, börekçiler, barlar; camiler, kiliseler, havralar, cemevleri, tapınaklar, satanist yuvaları, pagan ormanları; okullar, üniversiteler, elişi kursları, dershaneler… Zombiler birbirleri ile savaşmadı, bir zombi gibi tek ve hür; ve bir kollektif bilinçmişçesine kardeşçe durdukları yerde durdular. Hem akıllarını hem yüreklerini fethetttiler. Zombiler dünya tarihinde insanlığın daha önce yapamadığı bir şeyi becerdi ve tek fikir etrafında birleştiler: Beyin.


Olan şey sadece beyne hayatın derinliklerinden gelen bir güven değildi. Zombiler beyne itikat etmişti. Beyne olan istek ve saygıları diğer bütün arzularını köreltiyordu. Azgınların libidosu iniyor, oburların iştahı kaçıyor, açgözlülerin gözleri doyuyor, miskinler beyin için çalışmaya can atıyor, öfkeliler beyinle oturuyor, kıskançlar önce birbirini beynetmeyi düşünüyor, gurulular beynin karşısında zuhura geliyordu. Beyin fikri zombiler için doğalarının özüne ulaşılmışlığın bir simgesi idi. En inançlıdan daha inanan, eşitlikçiden daha eşit, en özgürlükçüden daha özgür oldular. Bu beyne itikatle oldu.

Tarihin reddedilemez gücü diyalektik asasını zombilerin üzerine sürdüğünden kendilerinin insanlığın ulaşması gereken yer olduğundan emin oldular. Bütün bir insanlığın insanlıktan çıkıp zombi olmasını önemsemediler; çünkü beyin onlarlaydı. Bu arada telef olup gidenleri önemsemediler; çünkü beyin onlarlaydı. Zombilerin birbirinin aynısı olmasını zafer saydılar; beyin onlarlaydı. Aynıydılar; beyin aynıydı.

Hayat bir süblimleşmeler toplamı haline geldi. Asal gazlar asal sayılarla buluştu. Gazetelere sıvıların vefatı için ilan verildi.

Araçlar ve amaçlar birbirine karıştı. Zaman ve mekan diye birşey kalmadı. Tarih bitti. Tarih sonrası geldiğinde zombiler için herşey değişecekti. Tarihin ertesi günü raptorların şafağı sabah mahmurluğuna tat kattı.

Ana Sayfa

 

son yorumlar

takp

Followers

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *

 

Templates by Nano Yulianto | CSS3 by David Walsh | Powered by {N}Code & Blogger