2 Ekim 2013 Çarşamba

Kissa: YER I, Kalede Hayhuy - 1


YERKısım I: Kaledeki Hayhuy -1 -Tufan geride kalacak, yalnızlığının dinginliğini tadacaksın.-Ama.. Kimsiniz?
-Tufan geride kalacak, geçecek…
- Fakat kapımızda
-Kendinde bulacaksın ışığı, benim kim olduğum önemsiz, sahi hep isimlerde aradın hakikati, ne önemi var kimliğin, sahibi bir yansımandan ibaret oldukça?
-dışarıda bekleyenler…
-fırtına alır götürür…
-çok fazlalar
-onlar? Peki ya rüzgâr sana da tesir edemez mi, sence?

…irkilerek uyandı. Sırılsıklamdı. Omzunda titrek bir el çıkarmıştı onu hayal sahnesinden “efendim sayıkladınız, bu halde uyandırmak istemezdim”.
Gencin kafası sacları gibi karışmıştı. Omzunu silkerek üzerine tam oturmuş ancak uzun sure giymekten rahatsızlık veren deriden tuniğini çekiştirdiKeşke bilinmeyenin konuşmasının sonunu duyabilseydi. Artık karabasandan hallice rüyasının bildik misafiri olan bu meçhul sese anlam yüklemekle geçmişti haftalar. Bu da boşa gitti, dedi içinden. “Saat kaç?”
-Siz yatalı 2 saat olmadı, yanınızda ateşi bekledim. Lakin haberler iyi değil.Nedense bu sözle birlikte gecenin çöken solgununu hissetti genç. Sis kümesi tas duvarlara itinasız yerleştirilmiş demirlerin aralıklarından içeri giriyordu… Gecikerek hissettiği tek şey soğuk olmadı.
Simdi dışarıdaki sesler de onu gerçeğe davet ediyordu. Bir kakofoniydi, şiddeti durumu bilmeyen birinin paniklemesine yeterdi. Ağaçtan tekerleğin gıcırtısı, tavarların  sesleri, insanların telaşı, haykırışlar... Seslerin uyandırdığı bu insani eylemler bütününe eşlik eden çelik sesi. Çelik sesini çocuklar sevmezdi, kendince. Küçükken dövülen kılıcın sesine bayılır, kınından çıkıp kalkana çarpan kılıcın  çınlamasından kaçar. Hatıralarından gelen bu gereksiz genelleme canini sikti. Ancak dışarıdaki muazzam çığlıkları 1000 nalbant çıkaramazdı. Farklı bir durumdu.Henüz geldiler demek…  Genç sorumluluklarını hatırladı, ayni anda çaresizliği de eşlik ediyordu. “Kaç kişiler?”
-Cok.. Siz bilirsiniz efendimiz.
“Neyi ben bilirim be adam?” akil danışmanının kendisine akıl sormasına tahammül edememişti. “Ben neyi bileyim? Ben miyim hoca sen mi?”
-Kale duvarlarımızı güçlendirdik. İleri setteki delikler çok önceden onarıldı. Ağır silahları yok. Merdiven dayamazlar ise erzakımız bize 10 gün yeter.  


10 gün? Elbet beklemedikleri anda saldırı gelmişti ancak ikmal yolları kapalı olmasa daha verimli erzak tedarik edebilirlerdi. Bu savaş yıllarında en doğudaki bu balığa, yeni nesil kale kentlere balık denirdi, ulaşım çetindi, ancak kervanları koruyacak devriye yetersiz kalırsa böyle 10 günlük nefesin olur topu topu, iç geçirdi. Sona eren bir devrin çırpınışlarıyız, sonen bir düzenin yitip giden neferleriyiz. Danışmana dondu, yüksek sesle: « Yüzüme bakma be adam, git kapılara, kulelere bak  Okçuları denetle, yağ kızdırın. »


Karanlık holden boğuk sesler soğuk hava ile kapı altından giriyordu. Hummalı ancak plansız bir hazırlık başlamış olmalıydı genç generalin uykusunda. Sarmal merdivenlerden hızla inerken bir yandan tuniğini çekiştirmeyi sürdürüyordu. Hiç sevmemişti askeri kıyafetleri, deriye de bir yabancılığı vardı. Keten gömleğe ise dayanamazdı, bej ve tonlarındaki gömlekleriyle gitsin diye taktiği sicim ve porselen muska boynunda duruyordu.
Bozkırda sabah hep soğuktur. Ancak şafağın ve kasvetin ayni anda çöktüğü bir yerde soğuğun farklı bir anlamı olmalıDelikanlı kulenin kapısını açtığında iste bunu hissetti. Tanımlanamayan bir his… ihras…. 

(devam edebilir...)


Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

 

son yorumlar

takp

Followers

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *

 

Templates by Nano Yulianto | CSS3 by David Walsh | Powered by {N}Code & Blogger